Create a free blog, web site, photo album, guestbook, earn money, share things with your friends!

AMERIKA'NIN KANLI TARIHI

tarih


 

imageUtah

imageWashington

Amerika Tarihinin özeti:Amerika'nın 1492'de keşfinden sonra İspanyollar, Portekizliler, Fransızlar ve İngilizler, bu kıtada toprak sahibi oldular. İngilizler, Amerika'daki topraklarını genişlettikten sonra İngiltere başta olmak üzere çeşitli ülkelerden göçmenler yerleştirerek koloniler kurdu. 18. yüzyıl ortalarında, bu kolonilerin sayısı 13'e yükseldi. Koloniler, ABD'nin temelini oluşturmuştur.

İngilizlere bağlı olan koloniler, İngiliz Kralı'nın tayin ettiği bir vali tarafından yönetiliyor ve bir de meclisleri bulunuyordu. Amerika'da yaşayan bu insanların İngiltere'nin özgür vatandaşlarından farkı yoktu. 1756-1763 yılları arasında İngiltere'nin Avusturya, Fransa ve Rusya ittifakıyla yaptığı savaşlar (Yedi Yıl Savaşları), İngiltere'nin maliyesinin bozulmasına neden olmuştur.

İngiltere'nin mali durumunu iyileştirmek amacıyla yeni vergiler koyması, Amerika'daki kolonilerin tepkisiyle karşılaştı. 1774'te toplanan 1. Filedelfiya Kongresi'nde İngiltere ile savaşa karar verildi. 2. Filedelfiya Kongresi'nde (1776) 13 sömürge, bağımsızlıklarını ilan ettiler. Bu kongrede İnsan Hakları Bildirisi kabul edilerek onaylandı.

Fransa, İspanya ve Hollanda'dan yardım alan koloniler, İngilizleri yendiler. İngilizler, barış istemek zorunda kaldı ve Versaille (Versay) Antlaşması imzalandı (1783). Bu antlaşmaya göre:

İngilizler, 13 sömürgenin bağımsızlığını tanıdılar.

Antillerden bazı adaları ve Senegal'i Fransa'ya verdiler. Bağımsızlıklarını ilan eden eyaletler içişlerinde serbest olmak şartıyla bir araya gelerek Amerika Birleşik Devletleri'ni kurdular (1787).

ABD'nin Kuruluşunun Sonuçları

İnsan Hakları Beyannamesi ilan edilerek demokratik bir rejim kurulmuş ve Avrupa'ya örnek olmuştur.
Avrupa'ya karşı denge unsuru olmuştur.
Avrupa kültür ve medeniyeti yeni bir yayılma alanı bulmuştur.
Göçler sonucunda Avrupa'da işsizlik azalmış, siyasi ve dini kavgalar önemini kaybetmiştir. (İŞTE AMERİKA'NIN KANLI TARİHİ)
Irakta ki İşgalinin izleri silinir gibi değil. İşte Irak'tan çekilen Amerikan askerinin geride bıraktığı kanlı bilanço.1 milyondan fazla sivil öldürüldü.30 bin kadının namusu kirletildi.2 milyon Iraklı mülteci durumuna düştü.7 bin Iraklı hapse atıldı.16 bin sivil kayıp.34 bin doktor ülkeden kaçtı.2 bin doktor öldürüldü, 250 doktor kaçırıldı.İşsizlik yüzde 70'e çıktı.4 milyon Iraklı açlığa mahkum yaşıyor.Ülkenin yarıdan fazlasında temiz içme suyu bulunamıyor.Ülkenin yarısından fazlasına hala elektrik verilemiyor.İnsan hakları ve demokrasi nutukları havalarda uçuşurken, gelecek olan felaketin habercisi ise Amerika'nın tarihinde saklı. Gözlerden uzak tutulmaya çalışılan Amerikan tarihi aslında birbirinden korkunç vahşetleri de içinde saklamakta. Milyonlarca insanın ölümüne, yüz binlerce insanın sakat bırakılmasına ve on binlerce kadının ırzına geçilmesine sebep olan Amerikan tarihinden işte en kanlıları.Sistematik Kızılderili soykırımıyla başlayarak... 1898'de Meksika'yı işgal etti. Aynı yıl (1898) Küba'ya girdi. 1921 yılında Nikaragua'yı işgal etti. Ulusal Muhafızlar adlı ve başını Somoza'nın çektiği terör örgütünü kurdu. Anti-emperyalist direnişin başını çeken Sandino ve 300 kişiyi katletti. 40 yıldan fazla sürecek bir terör devrini başlattı. Sabotaj ve suikastlar düzenledi. 1945'te Japonya'nın Hiroşima ve Nagazaki kentlerine atom bombası atarak bir anda 250 bin kişiyi vahşice öldürdü. 1950-53 yılları arasında yüz binlerce yurtsever Koreliyi katletti. 1954'te binlerce Guatemalalıyı öldürdü. 1955'te Endonezya, Laos ve Kamboçya'da çok sayıda CIA operasyonu düzenledi. 1956-59 yılları arasında Küba'da 60.000 kişiyi, ABD'li danışmanların ve Batista'nın birlikte yürüttüğü operasyonlarda katletti. 1961'de Küba'ya karşı Domuzlar Körfezi çıkartmasını örgütledi. 1965'te işbirlikçi Suharto, 1 milyon komünist ve ilerici Endonezyalıyı katletti. Aynı yıl Dominik'e paraşütçülerini indirdi ve 10 bin Dominikliyi katletti. 1975'te Vietnam'dan kovulduğunda arkasında milyonlarca ölü ve sakat bıraktı. ABD'nin Vietnam'da halkın üzerine attığı 638 bin ton bomba, II. Dünya Savaşı sırasında Avrupa ve Afrika'ya atılan toplam bombaların yarısıdır. Kişi başına aşağı yukarı 5 bomba atıldığı söylenmektedir. 1970-75 yılları arasında Kamboçya ve Laos'ta 1 milyon insanı katletti. 1973'te Sili'de CIA'nin düzenlediği darbe ile 30 bin kişi katledildi. Arjantin'de faşist generallerle yaptığı işbirliği sonucu 30 bin kişi kaybedildi. 1983'te Lübnan'a müdahale etti. 14 bin Deniz Piyadesinin katıldığı operasyonda binlerce ilerici yurtsever Lübnanlı katledildi. Aynı yıl Lübnan'a ikinci bir müdahalede bulundu. Akdeniz'de eşkıyalık yapan Amerikan 6, Filosuna ait savaş gemileri Lübnan'a günlerce bomba yağdırdı. Yine aynı yıl Grenada'yı işgal etti. Yüzlerce ilerici ve yurtsever katledildi. 1986'da uluslararası haydutluk örneği sergileyerek Libya'yı bombaladı, bine yakın sivili katletti. Ülkeye ambargo uygulayarak deniz ablukasına başvurdu. 1989'da Panama'ya asker çıkarttı ve 5 bin Panamalıyı öldürdü. 1991'de Irak'ın Kuveyt'e girişini bahane ederek diğer emperyalist güçleri de ardına takarak Irak halkına karşı bomba yağdırdı. 1 milyonun üzerinde insanı katlettiği bu vahşeti iletişim kanallarıyla tüm dünyaya resmen izlettirdi. ABD uçakları Irak halkının üzerinde 12 bin sorti yaptılar. Somali'deki durumu bahane ederek yine diğer emperyalist güçleri de peşine takarak ülkeyi işgale girişti. Latin Amerika'da ABD'nin bulaşmadığı savaş, katliam, insan hakları ihlali yok gibidir. Nikaragua'dan kaçan işkenceci, halk düşmanı kontraları Özgürlük Savaşçıları adı altında Honduras'ta üslendirdi ve silahlandırarak Nikaragua halkının üstüne saldırttı. Birçok Latin Amerika ülkesinde de Ulusal Muhafızlar adı altında Ölüm mangalarını örgütledi, eğitti, finanse etti, silahlandırdı ve halkın üzerine saldırttı. Sadece 1946-1975 yılları arasında tam 215 kez askeri gücüne başvurmuştur. Aynı yıllarda insanlığa 19 kez nükleer silah kullanma tehdidini savurmuştur. TUNALIM....

23 Dec 2011

(0)



"Dünya Küresel Sistemi" Çökmeye Mahkumdur''

küresel, sistem, ekonomi


 


Bugünkü "dünya sistemi"ni kuran ve bu sistemin öncülüğünü yapan Batı toplumları ve ABD'dir. Japonya ve Çin gibi Asya toplumları, ancak Batı toplumlarının desteği ve aşısıyla gelişmektedir. Batı'ya entegre olmuştur ve kendi başlarına hiçbir güçleri yoktur. İslam coğrafyasındaki toplumlar ise dünya sosyal-ekonomik politikalarında ve siyasetinde hiçbir şekilde rol sahibi değildir. Dünya, giderek Batı toplumlarının yönetiminde "tekelleşmiş"tir.Batı toplumları da, ABD özelinde "tekel bir konsorsiyum"a dönüşmüştür. ABD'yi ise bir "aile grubu"yönetmektedir. Özellikle 2. Dünya savaşından sonra giderek İngiliz-Amerikan ittifakı, Amerika'nın öncülüğüne ve özelde de "Amerika'nın derin gücü"nün yönetimine dönüşmüştür.
"Yıldız aileleri"nden meydana gelen bu "derin küresel güç", bugün küresel ekonomiyi, teknolojiyi, bilimsel vakıflar aracılığıyla bilim adamlarını elinde tutmaktadır. İblis aşılı "Roma, Yahudi ve Grek kültürü"nün bir çağdaş versiyonu olan bugünkü "pragmatist batı normları", yine Lüsifer maskeli İblis'in çağdaş aşısıyla"New-Age felsefesi"ne dönüşmüştür. Tüm dünya toplumları adeta kişiliklerini, kültürlerini ve hatta siyasetlerini bu "küresel kültürün temsilcileri"ne teslim etmişlerdir. Ne toplumlar içi farklılaşmanın, sosyal grupların ve siyasetin bir önemi kalmıştır ne de dünya çapında ayrı ayrı toplumların dünya politikasında bir rolü ve etkinliği söz konusudur.
Bu İngiltere ve ABD'de merkezileşmiş olan "küresel güc"ün, dünyaya yönelik siyasi-stratejik planları işlemektedir. Küresel güç hangi olayı nasıl geliştiriyor, yorumluyor ve yönlendiriyorsa, o öyle kabul edilmektedir. Adeta kuyruk haline gelmiş diğer toplumların, bu konularda ne bir görüşü ve ne de alternatif gücü söz konusu değildir. Dünyada mevcut bulunan "BM ve benzeri ekonomik küresel kuruluşlar" da, bu "derin küresel siyaset"in aracı ve uygulayıcısı olmaktan öte bir şey değildir. Dünyadaki mevcut krizler, kaos, kargaşa, zulümler; özellikle de İslam coğrafyasında meydana gelen "insanlık dışı dramlar ve buna seyirci kalınması", bu tespitimizi doğrulayan örneklerdir.
Bir toplumu yahut dünya çapında toplumları ayakta tutacak olan "temel enerji"; sosyal, ekonomik, siyasal farklılaşmalardır. Farklılaşma, toplumu toplum yapan en temel güçtür. Dünya genelinde de mevcut toplumlar arasındaki sosyal, siyasal ve ekonomik farklılaşmalar, dünya siyasetini ve gelişmesini sağlayacak olan "temel enerji"dir. Toplumlar ve hatta devletler bu "farklılaşma enerjisi"nin doğurduğu "entegrasyon"la ortaya çıkarlar ve yaşamlarını sürdürürler. Farklılaşma varsa toplum vardır, devlet vardır. Aksi halde toplumlar ve küresel çapta dünya siyaseti çökmeye mahkûmdur.
Evreni ayakta tutan "farklılaşma enerjisi"dir. Farklılaşma enerjisi(entropi) azaldıkça evren ölüme yaklaşır. Canlıyı ayakta tutan farklılaşma enerjisidir. Farklılaşma, Allah'ın bir lütfudur ve sünnetullahtır. Bunu kavramadığınızda, yani bu esasın insanlar ve toplumlar için bir hayat enerjisi olduğunu kavrayamadığınızda; o zaman çevreyi ve ekosistemi yok edersiniz, ürünü ve insanı tekleştirmeye çalışıp yok edersiniz. Toplumsal hayatı; farklı toplumların, milletlerin, dillerin hikmetini kavrayamayıp yok edersiniz. Var olan canlı hayatı ve toplumları; yahut "gezegenimizin yaşam sistemi"ni, iyileştiriyorum, geliştiriyorum, evrimleştiriyorum gibi şeytani hayallerle tekleştirerek yok edersiniz. Sonsuz Yüce Allah, her şeyi zıddıyla yarattığını; her şeyi çift çift yarattığını bize açıkça bildiriyor.
Sovyet sosyalizmi, neden çöktü? Bunun tek, açık ve kesin bir cevabı var: Lemurya şeytan toplumununfarklılaşmayı ortadan kaldıran; toplumun canlılık ve gelişimini donduran "komün yaşamı"nın kopya edilmesi.Farklılaşmayı öldüren "tektipleşme". Toplumun bütün boyutlarda; kadın-erkek, zengin-fakir, farklı meslekler-çabalar, farklı inanışlar, farklı görüş ve düşünceler, özgürlükler vs. gibi farklılaşmalar ortadan kaldırılmış, bunun yerine; sözde gerçek komünizme geçişi sağlamak için, "komünist partisi diktatörlüğü" kurulmuştur. Böyle bir sistemin geleceği olamaz ve de olmamıştır.
Bugün, dünyanın sözde özgür, liberal, kapitalist batı uygarlığı; ne özgürdür ne liberaldir ne de kapitalistir. Geldiği noktada, "oligarşik bir derin gücün planları", bu planlara bağlı hedefleri, bu hedefleri gerçekleştirmeye yönelik sosyal, ekonomik, siyasal eylemleri söz konusudur. "Batı dünyası"nın öncülüğünü yaptığı sözdeözgür Dünya, adeta kendilerini tanrılaştırmış olan bir takım klan şeflerinin ağzından çıkan emirlere mahkûmdur. Toplumsal ve küresel bazda faklılaşma ölmüştür.
"Küresel ekonomi"yi ve "altın"ı elinde bulunduran bu güçler, dünyayı bu "ölü nokta"ya; "kriz ve kaos kapısı"na getirdiği gibi, bundan sonraki dünyanın geleceğini de kendileri belirleyecektir. Çünkü tüm küresel, ekonomik, siyasal faktörler ve aktörler kuyruktur. Bu "küresel güc"ün dışındaki aktörlerin, dünyanın geleceğiyle ilgili hiçbir ciddi görüşü, raporu, programı yoktur. Dünya'da böyle görüşler serdeden sosyal-siyasal gruplar olsa da, onlar marjinal hale getirilmiştir ve bu görüşleri sönümlü bir ses dalgasından ibarettir.
Özetle Batı'nın öncülük ettiği bu sözde özgür dünya, "toplumsal ve küresel farklılaşma"yı yok etmiş;"tekil-oligarşik bir siyasal konsorsiyum"a dünyayı mahkum etmiştir. Sosyalizm gibi bu sistemin de çöküşü kaçınılmazdır ve çökecektir. Fransız sosyolog Alaine Touraine'nin; "Toplumlar öldü, sosyoloji öldü, çöküş kaçınılmaz." şeklinde özetlenecek tespitleri, gerçeğin ilanından başka bir şey değildir.
Sonsuz Yüce Olan Allah, kolay bir yaşam ve kazancın nasıl bir güce dönüşeceğini; Rahman olan Allah'ı örten"zalimler"in, bu " oligarşik güc"le nasıl bir "tiranlık" kuracağını bize önceden bildirmektedir:
"İnsanlar, tek(zalim) bir ümmet(güç) haline gelecek olmasaydı; Rahman'ı örten kimselerin, evlerinde gümüş tavanlar ve üzerinde yükselecekleri merdivenler kılardık." [ZUHRUF(43)/33]Kaynak:yaklaşansaat.com-TUNALIM...

19 Nov 2011

(0)



KURTULUŞUN TEK YOLU

ekonomi, politika


 

BTP Genel Başkanı Prof. Dr. Baş, "Siyaset sahnesinde yer aldığımız tarihten bu yana 'devletle milletin, siville askerin barışmasından başka çıkar yol yoktur' dedik. Onun için her birimize düşen vazife Yüce Milletini 'bir bilek, bir yürek' yapmaktır" dedi.

BTP Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş, Türk milletinin tarihinin her döneminde Batının tüm karartmalarına rağmen insanlığa hizmet etmiş yüce bir millet olduğunu belirterek, "Türk milleti idaresine aldığı insanlara her dönem hizmet etmiştir. Üstüne yatak, altına yorgan olmuştur. Zulmetmemiştir, eziyet ve çile etmemiştir. İnsanca muamele etmiştir" dedi. Prof. Dr. Haydar Baş, Türk milletinin ve medeniyetinin özelliklerinden örnekler eşliğinde söz ederek, şunları kaydetti: "Bizim literatürümüzde medeniyet; insanın insanlara insanca davranması, onların ihtiyaçlarını gidermesi, karnını doyurması, sırtını giydirmesi, komşusu açken tok yatmamasıdır. 1071 Malazgirt Muharebesinin ardından dedemiz Alparslan, Anadolu yaylasında bulunan Keldanisine, Rumuna, Yahudisine, Yezdanisine gidiyor. Bu kavimlerin tamamına öyle bir hizmet getiriyor ki, onlar da 'Bu Türkler çok farklı insanlar' diyorlar. Fatih Sultan Cennet Mekan Hazretleri İstanbul'u fethettiğinde şehirdeki Hıristiyan ileri gelenler 'Biz burada papazların külahlarını görmektense, Osmanlı'nın sarığını tercih ederiz' dediler."

Bu bir miras
Bu mirasın dedemiz Alparslan ve onun evlatlarından kalan miras olduğunu dile getiren Prof. Dr. Haydar Baş, konuşmasını şöyle sürdürdü: "Bu miras dedemiz Alparslan ve onun evlatlarının mirası. Müthiş bir medeniyet. Kim bunlar? Sarı Saltuk, Şeyh Edebali, Ahi Evran, Dursun Fakih, Hoca Ahmet Yesevi, Hacı Bektaş-i Veli, Yunus Emre, Mevlana, Kaygusuz Abdal gibi veliler, hak erleri... Anadolu coğrafyasındaki insanların Türküymüş, Lazıymış, Kürtüymüş, Çerkeziymiş, Arapıymış, Rumuymuş, Yahudisiymiş, hiçbirini ayırmadan gönüllerini ve ellerini onlara açtılar; ceplerinde ve ellerinde ne var onlara hediye ettiler. Zaman geçti Anadolu yaylası öyle bir yeşillendi ki, Allah Allah. Zamanla İsevi ve Museviler 'Biz Türkler gibi Müslüman olacağız' dediler ve Müslüman oldular. Arkasından o Müslüman olan insanlar, 'Biz Türkoğlu Türk'üz' dediler."

Tarihte böyle bir millet yok
BTP Genel Başkanı Prof. Dr. Baş, 'dünyada taşıdığı inancı insanlara muhabbetle gönüllere intikal ettiren bir başka milleti asla tarih kaydetmediğine' dikkatleri çekerek, şunları söyledi: "Onun için Yüce Türk Milleti'ne tarih öyle bir şeref verdi ki, bu millete Cenab-ı Allah 'Allah'ın askerleri' unvanını verdi. Bu millet Anadolu coğrafyasında devrilmesi mümkün olmayan bir medeniyet inşa etti. Bu medeniyet Osmanlı'nın zevaliyle birlikte merhum Mustafa Kemal Atatürk'ün şahsında yeniden ayağa kalktı. Türkiye Cumhuriyeti Medeniyeti, Türk İslam medeniyeti böyle medeni başladı. Dün bu millet neyse, bugün de o millet aynıdır. 11 Haziran'da merhum Mustafa Kemal Atatürk'ü tazim ziyaretinden sonra, Müzeyi geziyoruz. Ne muazzam, ne unutulmaz tarih var Türk milletinde. Ne o, Sakarya Meydan Muharebesi, ne o İnönü Savaşları, ne o Büyük Taarruz, ne o Çanakkale Savaşları... Sen Mehmetçiğimi gör orada, Mehmetçiğimi... Merhum Atatürk'ün kullandığı savaşlar, kılıçlar, tabancalar... Mercekle okunan çok küçük bir Kur'an. Kıyamete kadar devam edecek bir hatıra."

Asıl hedef Türk milleti
Ruhunda bu anlayış olan Yüce Türk Milleti'nin yeniden ayağa kalktığına işaret eden Prof. Dr. Baş, Türkiye üzerine oynanan oyunlara şu sözlerle dikkat çekti: "Zamanımızda devleti millete, sivili askere karşı getirerek sanki farklı bir millet varmış gibi, sanki farklı siyaset Türkiye'ye hakim olmuş gibi devlet millete, sivil askere düşman oldu. -yle değil mi? Siyaset sahnesinde yer aldığımız tarihten bu yana 'devletle milletin, siville askerin barışmasında başka çıkar yol yoktur' dedik. Doğru söylemedik mi? Onun için her birimize düşen vazife Yüce Milleti 'bir bilek, bir yürek' yapmaktır. Sivili askeri, devleti milleti, Lazını, Arabını, Kürdünü, Boşnağını, Yahudisini, Çerkezini, Keldanisini, Ermenisini, Rumunu, Yezdanisini bir bilek, bir yürek yapmaktır. Var mısınız? Dünya bu birlikten, bu tevhitten korkuyor ve ürküyor. İçimizden ajanlar aldılar, bedava asker yaptılar. Bu ajanları o kadar bedava asker yaptılar ki, o kadar paraya kendilerini satacak olduklarını bilseydiniz, o ücreti onlara öderdiniz ve o tarafa göndermezdiniz! Oyun Anadolu coğrafyasına, oyun Türk milletine, oyun Türk devletine... Zannetmeyin ki, orduya ve devlete yapılan yanlış, devlet ve orduyla sınırlıdır. Hedef sizsiniz. Asıl hedef Türk milletidir. Kendisini koruyan zırhı olmayan devletin ayakta durabilmesi mümkün olabilir mi? O halde bu ordu, bu devlet yok olacak ki, bu millet sürü haline gelsin. Oynanan oyun günümüze kadar bu milleti sürü yapma oyunudur. Bu oyunu bozmaya var mısınız?"


Anadolu'da bentler taşıyor
Kendisinin siyaset sahnesine çıktığı andan itibaren milletle özdeşleştirdiğini belirten Prof. Dr. Haydar Baş, şöyle konuştu: "Hamalım ben, bakkalım ben, çiftçiyim ben, polisim ben, çöpçüyüm ben, işçiyim ben, bakanım ben, başbakanım ben. Ben bu Türk'ün kendisiyim. Ben Türkoğlu Türküm. Anadolu coğrafyası bu imanla birlikte ayağa kalktı, medeniyetin dipdiri kalmasına sebep oldu. Türkiye yeniden inşa ediliyor? Yeni bir Mustafa Kemal geldi. Onun ruhu Türkiye'ye kan ve can verecek, hareket verecek. Mustafa Kemal ne diyor, bu milletin Mustafa Kemalleri bitmez. Bunu iyi bilin. Şimdi korkaklar ve ödlekler o Mustafa Kemal'e karşı amma görecekler, en sonunda sizden olacaklar, teslim olacaklar. Anadolu yaylasında Mehmetçik Yunanla çarpışırken, din adına ortaya çıkan kalpazanlar, Mehmetçiğe eşkıya diyenler bugün nasıl devletin yanında görülüyorsa yarın da benim yanımda görünecekler. Hiç kuşkunuz olmasın. Anadolu öyle geliyor ki, bentler taşacak, kaçmaya vakit bulamayacaklar. Ancak bu milletin merhameti, yine onları yakalayacak, onları adam edecek."
3 MAYMUNU OYNAMAYA GEREK YOK


Prof.Dr.Haydar Baş: Başbakan Tayyip Erdoğan’ın ekonomiden teğet geçtiğini zannettiği küresel ekonomik kriz, reel sektörden ve piyasalardan gelen ardı ardına gelen kötü haberlerle, bazı ekonomistleri yeni arayışlara itmiş gibi görünüyor.
IMF emriyle, enflasyon hedeflemesi kapsamında uygulanan sıkı para politikası, Merkez Bankası’nın uyguladığı politikaları tartışılır hale getirdi.
Son on yıldır uygulanan politikaları ayakta alkışlayan ekonomist ve iş dünyası temsilcilerinden “para ve maliye politikalarında gevşetin” talepleri yükseliyor.
Onlara göre MB hızlı bir faiz indirim sürecine girmeli, vergi ertelemeleri ve indirimleri gündeme gelmeli, kamunun tüketimi canladırmaya dönük harcamaları artırılmalı. Jetonların geç düştüğü bu zekalara denecek tek şey var;
GÜNAYDIN…www.milliekonomimodeli.com
Ya; bu ülkede son 5-6 yıldır “Milli Ekonomi Modeli” denilen bir proje bir tez var.
Türkiye’de enflasyon sürecinin talepten değil, maliyetten kaynaklandığını ve sıkı para politikasının ekonomiyi deflasyona sokacağını söylerken, beyler sizler Ayda mıydınız?
Devletin senyoraj hakkını kullanarak, ekonomide emisyonun artırılması, yani sizin ifadenizle para politikası gevşetilmesi gerekiyor derken, sizler Mars’a gönderilen uzay aracında mıydınız?
Yıllık 100 bin YTL’nin altında geliri olan memur, işçi, emekli, küçük esnaf tüketici kesimidir, onlardan vergi alınmayacak ve tüketim canlandırılacak derken, beyler sizler ıssız bir adada Robinson Crusoe ve Cuma ile birlikte mi yaşıyordunuz?
Daha size Prof.Dr. Haydar Baş’ın “Milli Ekonomi Model”inde bahsettiği ekonomi biliminin tanımını, arz-talep arasındaki ilişkiye, deflasyon-stagflasyon geçiş ilişkisine ve daha birçok iktisadi konuya getirdiği yeni açılımları, hatta bu tezin uluslararası dört konferansta ele alındığını, bu organizasyonlarda yüzlerce yerli ve yabancı akademisyenin nasıl ayakta alkışladığını yazmayacağım.
Çünkü siz o sıralar Türkiye’de değildiniz.
Hayır hayır doğru ifadeyle siz dünyada olmazsınız.
Eğer buralardaydınız ve bunları görmediyseniz duymadıysanız, o zaman ya sizlerin akademik unvanlarınız sahte, ya da bu devletin ve milletin imkanlarıyla okuduktan sonra tüm değerlerinizi inkar etmişsiniz.
Bunları duymayan siyasilere bu yazımda bir şey demiyorum, sadece Allah’a havale ediyorum...T U N A L I M


Bağımsız Türkiye Sevdalısı Olmak Şereftir!
Tohum Saç, Bitmezse Toprak Utansın! Hedefe Varmayan Mızrak Utansın! Hey Gidi Küheylan.. Koşmana Bak Sen! Çatlarsan, Doğuran Kısrak Utansın! …

19 Nov 2011

(0)



İşte AKP'nin Açılımının Türkiye'yi getirdiği nokta...

terör


 

25 Mehmetçik şehit oldu

Hakkari Yüksekova ve Çukurca’daki saldırılarda 25 Mehmetçik şehit oldu, 18 askerimiz ise yaralandı.

Bugüne kadarki en büyük terör saldırısında yaralanan askerler arasında durumu ağır olanlar var. Şehit sayısının artmasından korkuluyor
Yüksekova ve Çukurca’daki hain saldırılarda 25 askerimiz şehit olurken 18 askerimiz ise yaralandı. Yüksekova İlçe Emniyet Amirliği ile bazı askeri birliklere dün sabaha karşı terör örgütü PKK üyeleri tarafından uzun namlulu tüfek ve roketatarlarla eş zamanlı saldırılar yapıldı. Güvenlik güçlerinin anında karşılık vermesi üzerine sıcak temas sağlandı. PKK’lı teröristlerle güvenlik güçleri arasındaki çatışmalar devam ederken, Hakkari’den de takviye ekiplerin istenmesi üzerine Hakkari İl Emniyet Müdürlüğü harekete geçti. Dağ ve Komando Tugay Komutanlığı’na da bilgi verilmesi üzerine ilçeye helikopterler gönderildi. Gece 01.00’de başlayan çatışmalar iki ayrı bölgede, Yüksekova ve Çukurca’da yoğunlaştı. Çatışmalar sabah 05.00’e kadar sürdü. Teröristlerin Çukurca bölgesinde aynı anda 8 ayrı hedefe saldırı düzenlendiği ifade edildi. Hakkari Valisi Muammer Türker, saldırının eş zamanlı gerçekleştiğini söyledi. Saldırının polis ve askeri noktalara aynı anda yapıldığını belirten Vali Türker, güvenlik güçlerinin de anda karşılık verdiğini bildirdi. Saldırıya uğrayan askeri birliklerin çoğu sınıra yakın bölgelerde bulunuyor. Teröristlerin saldırıyı gerçekleştirdikten sonra Irak’a kaçtığı ifade ediliyor. Saldırının ardından Genelkurmay Başkanı Orgeneral Necdet Özel ve Kuvvet Komutanları bölgeye hareket etti.

Yardım gelecek noktalara pusu kurdular
Ağırlıklı olarak tugaya dönük saldırı sırasında yardım gelmemesi için tüm askeri ve polis noktaları da ateş altında tutuldu. Olay Türkiye’nin gündemine bomba gibi düştü. Genelkurmay Başkanı Kuvvet Komutanları ile bölgeye gitti. Öte yandan Hakkari ile İran ve Irak’a sınırı olan Şemdinli İlçesi’nde de yoğun hava hareketliliği yaşandı. Hakkari ve Şemdinli’nin Derecik Beldesi’den geçen uçaklar, Irak sınırına doğru gitti. Askeri hareketliliğin yoğun sürdüğü bölgede dün de devam etti.
AKP hükümeti terörle müzakere ettiği ortaya çıktığında yalanlanmadı. Hükümet PKK terörüyle müzakre ettikçe terör her geçen gün daha da azdı. İran ise PKK’ya bağlı PJAK terör örgütüne düzenlediği kararlı saldırılarla teröristleri pes ettirmişti. Şimdi merak edilen konu AKP’nin müzakereye devam edip etmeyeceği...

Dış geziler iptal edildi
Saldırı sonrasında Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Kazakistan gezisi iptal edildi. Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç ve Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu da dış gezilerini iptal etti. İçişleri Bakanı, Jandarma Genel Komutanı ve Milli Savunma Bakanı dün acil bir toplantı yaptı.

Türk askeri Irak’a girdi

Hakkari’deki hain saldırı, ‘Sınır ötesi harekat olur mu?’ sorusunu ortaya çıkardı. Türkiye bu konuyu bir süredir zaten tartışıyordu. Saldırı sonrası yaşanan askeri hareketlilik sınır ötesi harekatın an meselesi olduğunu gösteriyor. Diğer taraftan Reuters haber ajansı, Türk askerlerinin sıcak takiple Kuzey Irak’a girdiğini duyurdu. Mesaj Haber

19 Nov 2011

(0)



Nihal Atsız - Ey Türk gençliği!..

hitabe, nasihat


Ey Türk gençliği! Sen Hz. Muhammed’in mezarını İngiliz altınları için Türk esirlerini boğazlıyan kahpe araplara bıraktıktan sonra senin kâben Çanakkale, Sakarya ve Dumlupınar değil midir? Sen kâbene rahat bir geminin içinde cazbant dinliyerek mi, yoksa yalçın yollarda, vaktiyle Çanakkale’de Türk vatanını korumaya koşanların çektiği sıkıntıyı çekerek, yayan mı gitmek istersin? Görüyorsun ki eller kendi şerefsizce yenilen ölülerine bile nasıl saygı gösteriyor, onların başına ne büyük taşlar dikiyor… Sana gelince: Senin ölüme göz kırpmadan bakan şerefli şehitlerinin hâlâ âbidesi yok!… Ey Türk gençliği! Çanakkale senin vatanındır!… 18 yıl önce orada korkunç ve nispetsiz bir boğuşma oldu. Bir tarafta her türlü vesaitle pusatlanmış soğuk kanlı İngilizler, çevik Avusturalyalılar, sporcu Yeni Zelantlılar, korkunç Senegalliler, vahşi Hintliler, insanla maymun arasında dehşetli bir mahlûk olan Maûrîler, Martinikliler diğer tarafta da sessiz ve gösterişsiz Türkler vardı. Bu korkunç boğuşmayı harikulâde kahramanlıklarıyla senin kanından olan Türkler kazandı. Fakat ne korkunç tecellidir ki 18 yıl geçtikten sonra orada yenilen düşmanların âbideleri yükseliyor… Senin vatanında düşman âbideleri… Buna nasıl katlanıyorsun Türk genci? Diyelim ki paran olmadığı için onlara lâyık bir taş dikemedin! Fakat yılda bir defa oraya gidecek kadar kendinde kuvvet de bulamıyor musun?

23 Oct 2011

(0)



TERÖRÜN SUÇLULARI

terör


Hakkâri’nin Çukurca ilçesinde yaşanan hain terör saldırısı milletimizi sokağa döktü.
Bursa’da, İstanbul’da, Ankara’da, Tokat’ta, İzmir’de, Samsun’da, Muğla’da kısaca yurdun her köşesinde Türk milleti teröre lanet yağdırdı.
Terör her geçen gün daha fazla can almaya devam ediyor, yüreğimizi yakıyor.
Türkiye’nin en önemli sorunu, Türk milletinin huzurunu en fazla kaçıran konu olarak gündemde duruyor. Peki, bu sorun bu kadar canımızı yakıyor da bizler ne yapıyoruz? Bu sorunun çözümü için üzerimize düşenleri hakkıyla yapıyor muyuz?
Terörün çözümü için öncelikle terörün çıkış noktasını, arkasındaki destekleri, beslendiği kaynakları, hedefini, hangi vasıtaları kullandığını tespit etmek gerekmektedir.
PKK’nın çıkış zamanı, çekiç gücün Ortadoğu’ya yerleştiği zamandır. PKK’yı kuran irade ABD, İsrail ve diğer Batılı ülkelerdir. Bu gerçeği de hiçbir zaman gizlememişlerdir.
Para ve silah desteğini sağlayan bu ülkelerdir. Gerekli istihbarat bu ülkeler tarafından temin edilmektedir. Akıl hocalığını, terör eğitimini yine bu ülkelerden gelen temsilciler yapmıştır ve hala yapmaktadır.
Bu bahsettiğim gerçekler, süreç içinde defalarca pratik örnekleriyle birlikte basın yayın organlarında haber kaynağı olmuştur. Kuzey Irak yönetimi ise yine bu ülkelerin kuklası olarak, onlardan aldığı talimatla PKK’ya yardım ve yataklık etmektedir.
Şimdi bu gerçeklerden sonra bizim siyasilerimiz PKK terörü ile alakalı neler yapıyor biraz irdeleyelim.
PKK’yı kuran ve en büyük destekçisi olan ABD bizim siyasilerin stratejik müttefiki...
PKK, Büyük Ortadoğu Projesi’nin (BOP) Türkiye, Suriye ve İran ayağını şekillendirmekle görevli ve bu BOP’un eşbaşkanı bizim siyasiler…
PKK’nın temsilcisi Öcalan ABD tarafından bize teslim edildi, önce idam kararı alındı, sonra ABD ve AB’nin baskısıyla bu karardan geri adım atıldı ve o gün bugündür onu İmralı’da besliyoruz. Adam Kandil’den daha rahat vaziyette PKK’yı idare ediyor, talimat gönderiyor, bir eli yağda bir eli balda…
Daha da ötesi adam terörü kullanarak siyasi iradeyle masa başında pazarlık yapıp duruyor, yol haritasını siyasilerimizin politikası, icraatı haline getirdi. Anayasa çalışmaları bile onun yol haritasıyla şekilleniyor.
PKK eskiden sadece dağdaydı, tek tük çatışmalar yaşanıyordu, şimdi hem dağda daha kuvvetlendi, daha fazla insanımızın canını alıyor, hem de şehirlere nüfuz etti, siyasal bir zemin elde etti, hatta özerkliğini bile ilan etti.
Yaşanan bu ve benzer, gelişmeler seçimlerden önce de yaşanıyordu ve milletimiz bu gerçeklere şahit oluyordu.
Şimdi biraz sadede gelelim. Siyasi iradenin terör konusunda görevini yapmadığı hatta uyguladığı icraatlarla terörün ekmeğine yağ sürdüğü kesin.
Sıfır terörün bugünkü noktaya gelmesi bunun en büyük ispatıdır.
Terör bu kadar canımızı yakarken, yurdun her yerinden feryatlar yükselirken, hemen hemen her ilimize ateş düşerken, canımızı bu kadar çok yakan gündem olan terör konusunda, bu kadar yanlış icraat ortaya koyan siyasilerimize milletimizin hala yüzde 50 oy vermesi sizce de garip değil mi?
Yaşanan cinayetlerden, teröristler kadar onlara yol verenler, icraatlarıyla onların önünü açanlar, terörün arkasındaki iradelerle kol kola olanlar, onlardan akıl alanlar ve her türlü yanlış icraata rağmen hala bu yanlışları yapanlara emaneti teslim edenler de suçlu değil midir?
Cenaze törenlerinde yaşadığımız duyguları lütfen 3 gün sonra unutmayalım, seçim sandığında da hatırlayalım. O zaman belki çözüme biraz daha yanaşırız. M.Çabas -TUNALIM....

23 Oct 2011

(0)



Türkler acayip bir millet oldu.

türk


Kendisine yapılan fenalıkları unutuyor. Kendisinden başka kimseye düşmanlık gütmüyor. Evet, Türkler kendilerine düşman bir millet oldular. Kendilerini yok edebilecek ne varsa ona sarılıyor, kendisini yükseltebilecek ne varsa onu tepiyor. Nurcu oluyor, Arapçı oluyor, Moskofçu oluyor,Amerikancı oluyor, fakat Türkçü olmuyor. Bütün dünyanın birleşeceğini kabul ediliyor da bütün Türklerin birleşeceğini kabul etmiyor. Yeni bir şeye ihtiyacı oldu mu gözünü hemen dışarıya çeviriyor. Bu, acaba bende de var mı diye bir an bile düşünmüyor. (c) Hüseyin Nihal Atsız

23 Oct 2011

(0)



Ekonomik kriz mi geliyor?

kriz


 

 Ekonomik kriz kapıda görünüyorEkonomik kriz kapıda görünüyor

İngiliz Times Gazetesi “Doğru kararlar alınmazsa, insanlar işlerini kaybedecek, tasarruflar, emeklilik fonları eriyecek, sıradan insanlar büyük bedeller ödeyecek” uyarısını yaptı.


Küresel ekonomik kriz dünyayı sarmışken başbakan Erdoğan açık ve net konuşmuştu: “Bize etkisi olmadı. Teğet geçti!”
“Var olan kriz” teğet geçmişti.
Şimdi ise şöyle diyor başbakan:
“Batıda, Avrupa’da kriz olabilir ama biz hazırlıklıyız. Daha önce teğet geçecek dedim şimdi teğet geçeceğe benzemiyor.”
Sadece başbakan değil başta Mehmet Şimşek olmak üzere ekonomi yönetimine yön verenler de koro halinde “kriz geliyor kriz” diye türkü tutturdular.
Garip değil mi: Şu anda Avrupa’da bir ekonomik kriz yok ama olmayan kriz eğer meydana gelirse bizi de teğet geçmeyecek!
Oysa “olan” küresel ekonomik kriz bizi teğet geçmişti.
Nasıl mı oluyor bu çelişki?
Minareyi çalan kılıfını hazırlıyor. Türkiye çok ciddi bir krizin eşiğine doğru yuvarlanıyor. Buna da bir kılıf arıyorlar: Bakın işte Avrupa’da kriz var! Pardon! Kriz olacak! Avrupa’da meydana gelecek kriz bizi de vuracak!
Oysa Türkiye’ye telaş yaratan ekonomik tablonun sebebi Avrupa değil.
Bir: 12 Haziran seçimlerini kazanmak için bütçenin delik deşik edilmesi.
İki: Cari açığın Cumhuriyet tarihinin en büyük rekoruna ulaşması.
Üç: Ekonomideki göreceli rahatlığın sadece düşük tutulan döviz kuruna bağlı olması ve dövizin patlaması ile rehavetin de doğal olarak patlaması krizin, bağıra çağıra “geliyorum” demesinin doğal sebepleri.
Bakın kısa süre önce ne yazmıştık:
“BDDK tarafından yapılan açıklamada vatandaşın bankalara olan borçlarındaki artışa dikkat çekilerek alınacak bir dizi tedbirden bahsedildi. Cari açıktaki endişe verici artışın da ekonomi yönetimini hayli rahatsız ettiği gözleniyor.
Demek isterim ki bizim çok uzman ekonomi yöneticileri uygulayacakları yeni dönem kemer sıkma politikalarını Yunanistan krizine bağlayacaklar.
Yunanistan’da pişip bize düşecek.
“Ne yapalım, Yunanistan’da kriz var, bizi etkilemesi doğal” safsatasına inanacak o kadar çok insan var ki bu ülkede.”(24..06.2011, Yeni Mesaj Gazetesi)
“Cari açık cart dedi” başlıklı yazımızda da şunları yazmıştık:
“Seçimlerden sonra ekonominin durumuna dair en felaket dolu veri, cari açıkla ilgili geldi. Nisan ayında cari işlemler açığı 7. 68 milyar dolar oldu.
TUİK’in açıkladığı bilgilere göre Türkiye’nin cari işlemler hesabı açığı, yılın ilk 4 ayında, geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 113,82 artarak, 29 milyar 642 milyon dolar oldu. Yıllıklandırılmış cari açık ise Nisan sonu itibariyle 63.4 milyar dolar.
Bu ne anlama geliyor?
Bu şu anlama geliyor: Türkiye’de ithal mallar yerli mallardan çok kullanılıyor. Türkiye’ye giren dövizden fazla döviz çıkıyor. Cari açığın sürekli artması çok ciddi bir tehlike. Her ne kadar bazıları, önemli olanın cari açığın finanse edilebilirliği olduğunu söylüyorlarsa da Türkiye açısından böyle bir durum yok. Kaynağı belli olmayan paralarla bugüne kadar durumu idare etmeye çalışanlar şimdi panik içinde.
1994 ve 2000 yılındaki krizlerin çok daha katmerlisini ekonomik verileri önümüzde.
Daha fazla gizlemelerine imkân yok. (04.07.2011, Yeni Mesaj Gazetesi)
Olay budur yani!
M.Bayraktar-
T  U  N  A  L  I  M

16 Aug 2011

(0)



HADİSELERİ DOĞRU OKUYABİLMEK

hadise, olay


 

Uğur Kepekçi Uğur Kepekçi

Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve onun Aziz Milleti, tarihinde hiç bu kadar sıkıntılı ve karmaşık bir hâl almamıştı. Dışta ve içte devletin resmi bir ideolojisi kalmamış, devleti devlet yapan, milleti millet yapan değerler yok olmuş, kırmızı çizgileri silinmiş, rotası şaşmış, küresel dalgalara teslim olarak batma tehlikesi ile karşı karşıya kalmış bir vaziyet arz etmekteyiz. İşin en vahim tarafı, manzara böyle iken yaklaşan tehlikelerden çoğunluğun haberi yok, vatandaşlar sadece kendi gününü kurtarma sevdasına düşmüştür. Yöneticiler de tiyatro oynamakla meşgul…

Birileri görmezden gelse de son zamanlarda işler rayında yürümüyor. Demokratik açılım, anayasa değişiklikleri, yargı ve asker üzerinde oynanan oyunlar, seçim oyunları, sınav yolsuzlukları, BOP kapsamında bölgede üstlendiğimiz taşeronluk ve yansımaları, velhasıl tabir yerinde ise binmişiz bir alamete gidiyoruz kıyamete doğru...

Milli ve dini bütünlüğümüz üzerinde oynanan oyunlar ve yapılan yanlışlar sayesinde milletimiz kendi içinde ayrışmış. Hem içerde hem dışarıda ne İsa’ya ne Musa’ya yaranamayan bir görünüme düşmüşüz. Ne Türk dünyasında, ne İslam aleminde, Türkler artık güven vermiyor. Halklar, söylenenin aksine bize düşman kesilmektedir.

Milletimize yaraşan sağlam bir duruş sergileyemeyen ve küresel güçlerin taşeronluğuna soyunan teslimiyetçi bir zihniyetin sonu bu olsa gerektir…
Çevremizde cereyan eden hadiseleri doğru okuyabilmek için milli kimliğimizi iyi tespit etmek ve kendi değerlerimize uygun bir bakış sergilemek zorundayız.

Millet olmak, tarih sayfalarında asırlarca kalabilmek, her topluluğa nasip olmaz… Millet olmak, köklü bir inancı ve ondan esinlenen, sağlam bir kültürü gerektirir. Milletlerin sürekliliğini sağlamak için bu olmazsa olmaz şarttır…
Aranılan bu vasıfları üzerinde taşıyan, ender milletlerden biri ve en önemlisi Türk Milletidir…

Büyümüşüz, küçülmüşüz, yıkılmışız, dağılmışız amma, ne kadar olumsuz şartta olursak olalım, mutlaka tekrar ayağa kalkmasını bilmiş, “devlet-i ebed müddet” (devletin ilelebet payidar kalacağı) mantığını asla kaybetmemişizdir. Türkün tarihinde hemen her döneme bu mantık hâkim olmuş, bu büyük düşünüş, devletin sürekli ayakta kalmasını sağlayan büyük bir inanç halini almıştır…

İkinci dünya savaşıyla sıcak savaşların ağır faturasını ödeyen devletler, sömürge ve işgal fikriyatını soğuk savaşlara, masa başı entrikalarına taşımış ve şeytanca bir plan olarak da küreselleşme tuzağını oluşturmuşlardır. Küreselleşme mantığıyla “yenidünya düzeni” adı altında “dışı kalaylı, içi vayvaylı” barış ve hoşgörü yalanlarıyla insanları kandırarak tezgâhlar işletilmiş, devlet millet farkı gözetmeksizin herkesin barış ve huzur içinde birlikte yaşayabileceği, böylece dünya barışının sağlanacağı yalanı ortaya atılmıştır.

Ne var ki bu yöndeki çabalar ve atılan adımlar, güçlü ve zengin olan süper devletlerin menfaatleri doğrultusunda, güçsüz ama yer altı ve yerüstü zenginlikleriyle bezenmiş devletlerin, köleleştirilme ve işgal planları bu çerçevede gerçekleştirilmiştir…

Milletimiz, küresel güçlerin oyununa gelerek, inanç ve kültür değerlerini göz ardı etmeye başlayınca, kırılma noktası burada gerçekleşmiştir. Milletimizin harcı olan bu değerler ihmal edilince, şu an yaşananlar mukadder hale gelmiştir. Milleti bir arada tutan değerler bir bir ortadan kalkmaya başlayınca, sağlam ve kalın bir halatın tel tel kopuşu, tel tel ayrışması gibi Milletimiz de çeşitli bahanelerle ayrışmaya başlamış, şu anki halimiz, küresel güçlerin istediği kıvamda, işgal ve sömürge olmaya hazırlanmaktadır…

İçerde ve dışarıda güçlü bir yapının oluşması için bölgemizde çözümün adresi olabilmek ve bu gidişe dur diyebilmek için birleştirici unsur olan “dini ve milli değerler” mutlaka dikkate alınmalıdır. Yoksa birleştiricisi, yapıştırıcısı olmayan hiçbir şeyi yan yana tutamazsınız. Fertler de böyledir, Milletler de böyledir…



Bu fikirler doğrultusunda Prof. Dr. Haydar Baş’ın; “Dini bütünlüğümüz milli bütünlüğümüzdür, Milli bütünlüğümüz dini bütünlüğümüzdür” tespitinin ne kadar büyük öneme haiz olduğunu daha iyi idrak etmekteyiz....U.Kepekçi-TUNALIM...

09 Jul 2011

(0)



Küresel oyunları bozacak tek lider: Prof. Dr. Haydar Baş

lider, politika


 


Yeni dünya düzeninde sömürü yönteminin adı ve adresi “uluslararası şirketler”dir ve Türkiye’de uluslararası bir şirketin ortak olmadığı holding neredeyse yok gibidir.
“Hızla global bir köye dönüşen dünyamızda, küresel bir imparatorluk peşinde olan ABD, devletleri ele geçirme yolu olarak bugün uluslararası şirketleri kullanmaktadır. Ekonomik olarak kendine bağımlı hale getirdiği ülkelerden, verdiği borçların karşılığında para değil, “yeraltı kaynaklarının kullanım hakkı, topraklarının ABD üssü haline getirilmesi vs…” gibi siyasi talepler istemektedir.
Şirketler aracılığıyla bu taleplere boyun eğmeyen ülkeleri ise, ikinci adımda CIA destekli krizler, darbeler veya devlet başkanlarının kazalarda ölümü beklemektedir. Yine de istenilen netice alınamazsa, artık “işgal” ederek, ülkelerin kaynaklarının zorla ele geçirilmesi söz konusudur” (Prof. Dr. Haydar Baş, Sosyal Devlet Milli Devlet, İcmal Yay. İstanbul, s.73–75).
Dış politikasını Amerika Birleşik Devletleri’ne, 
İç politikasını Avrupa Birliği’ne,
Ekonomisini IMF ve Dünya Bankası’na endeksleyen Türkiye Cumhuriyeti Devleti, bugün “Mondros” ve “Sevr” döneminden daha ağır koşulların kıskacında bulunmaktadır.
Yeraltı kaynaklarının uluslararası şirketlere peşkeş çekildiği,
Kamu İktisadi Teşekkülleri’nin nedensiz satıldığı,
Ülkenin en stratejik kuruluşlarının yok pahasına elden çıkartıldığı,
Telekomünikasyon sistemlerinin anlamsız yere özelleştirildiği,
Bankaların yabancılaştırıldığı,
İç ve dış borçlar dolaysıyla küresel güçlerin boyunduruğuna girildiği,
Uluslararası Tahkim ve Tahdit kısıtlamalarıyla yerli sanayinin, keza tarım ve hayvancılığın bittiği,
İşçinin, çiftçinin, köylünün, memurun tükendiği,
Verilen tavizlerle eğitim, sağlık ve adalet mekanizmalarının kangrenleştiği,
İşsizliğin, yoksulluğun, ümitsizliğin, güvensizliğin arttığı,
İnkültürasyon faaliyetleriyle milli kimliğin yok edildiği bir süreçte Türkiye; oynanan bu global oyunlar neticesinde adeta silahız bir savaşın mağlup tarafı konumuna düşürülmüştür.
“Ekonomik Bağımsızlık” ve “Milli Egemenlik” kavramlarının acımasız küresel politikalar karşısında ezildiği günümüz konjonktüründe; sosyal, ekonomik, politik sahalardaki görüş ve tezleriyle önemli bir isim ön plana çıkarak bu haksız küresel oyun ve projeleri bozuyor.
Bu tanıdık isim: 5000 yıllık Türk tarihinden, 1400 yıllık Türk–İslam Medeniyetinden ve yaklaşık 100 yıllık Cumhuriyet birikiminden beslenen, “Milli Ekonomi Modeli” ve “Sosyal Devlet–Milli Devlet” tezlerinin sahibi, ilim, fikir ve siyaset adamı: Prof. Dr. Haydar Baş’tır..
Prof. Dr. Haydar Baş, Türkiye’yi ve bölgesini ilgilendiren jeopolitik konularda yaptığı tespit ve öngörüleri her defasında hayat bulan, ortaya koyduğu bilimsel tezleriyle Türkiye ve Dünya gündemine damgasını vuran, Türkiye’nin son dönemde yetiştirdiği saygın bir lider, bilge bir şahsiyet.
Prof. Baş’ı ilgi odağı haline getiren ve isminden sıkça bahsedilmesine asıl neden olan çalışması ise, Nobel Ödülü’ne aday gösterilen, Türkiye ve Dünya’dan yüzlerce bilim adamı ve akademisyenin tebliğleri ile gerçekleştirilen ve 7 kez Uluslararası Kongre ile Türk Milletine ve tüm insanlığa deklare edilen “Milli Ekonomi Modeli” adlı iktisat teorisi ve bu teorinin uygulama biçimi olan “Sosyal Devlet–Milli Devlet” tezidir.
Türkiye’yi ve Türkiye gibi kaynakları dış güçleri tarafından sömürülen tüm mazlum ülkelerin kurtuluşu, işte bu modeller ve bu modellerin uygulayıcısı Prof. Dr. Haydar Baş’tır. Bu modeller olmadan küresel oyunların tuzağından kurtulmak mümkün olmayacağı gibi, Prof. Dr. Haydar Baş bey olmadan da bu modellerin uygulanması mümkün değildir... 
O.Köroğlu-TUNALIM...

04 Jul 2011

(0)




Archive

2011 (24)
 December (1)
 November (3)
 October (3)
 August (1)
 July (2)
 May (3)
 April (4)
 March (1)
 February (3)
 January (3)
2010 (17)
 December (3)
 November (9)
 September (5)
2009 (49)
 December (1)
 November (2)
 October (5)
 September (6)
 August (3)
 July (3)
 June (4)
 May (1)
 April (5)
 March (2)
 February (6)
 January (11)
2008 (16)
 November (5)
 October (1)
 September (10)




Search